Uyuyan Ormandaki Güzel “Masumiyet”

biryazar tarafından 07/08/2009 tarihinde yazılmıştır · 0 yorum

1 Yazılar, 2 Şiir

“ Karanlığın sessizliğe gömüldüğü anlarda, gam içinde kaybetmiş miydin masumiyetini?
Kayıp günlerini aramış mıydın delice?
Hiç düşünmüş müydün ne çok şeyi yitirdiğini? ”

Duygular gömülmüş
göz bebeklerin içine,
masumiyet susmuş
can verircesine,
öteler ötesinde,
fırtınalar kopmuş
her gündoğumunda,

terk edilen sevgili sanki
kaybolmuş,
düşlerde,
başkaldırır olmuş,
tutsak kalmış
kelimelerin arasında
mutsuzmuş,
karanlığın kapısında,

Savrulmuş,
sarsılırcasına,
şiddetli bir yokluk içindeymiş,
çalınan zamanmış,
hayatın belleğinden
silinirken anlamış.

“Bakışların arkasına gizlenip derin bir sessizliğe armağan ediyordu kendini. Avuçların içine bomboş bir sonsuzluğa uzanırcasına teslim etmişti her şeyini. Kalabalıklaşan bir yalnızlığın içinde tutsaktı ürkekçe… Yitirdiği zamanlara bile sığamıyordu. Köyünü özleyen bir şehirli ruhuna benziyordu siyah beyazdı düşleri.”

Yozlaşmadan sıkılmış, çevresinde olup bitenlerden şikayet eden onlarca insan varken, neden bunu düzeltmek için çaba sarf edilmiyor ? Sevgiler özürlü, duygular özürlü, masumiyet özürlü yaşanmaya çalışılırken, bu özürlü hayatı sürdürmek için nerede takılıp kalınıyor ? Yoksa hepsi koca bir yalan mı? Bu gidişle sevgi de, duygu da, masumiyet de koskocaman bir yalan olacak!

“ Masumiyetin için teşekkür ederim.
Hep böyle kal diyebildiğiniz bir insan var mı hayatınız da ya da oldu mu?
Kaybetmemek ve büyünün bozulmaması için yüreğinizdeki çırpınışları bile kontrol ettiğiniz oldu mu?
Ya da utanarak; oyun bozanlık etme diyerek çocuk oldunuz mu hiç üç-beş dakika ?
Bir yetişkin zarafetiyle karşıladınız mı omzunuza dolanan bir kolu ?

Ne zaman yitirdik masumiyetimizi. Çocukluğumuzda tanıştığımız bu duyguyu nasıl da yorgun düşürdük. Omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabildiğimiz bir omuzun ya da belimizi kavrayan bir elin ümitle ümit ektiğini niye fark edemedik.

Mesela güzel bir bakışın içinde göremedik masumiyeti. Kaçırdık bilmeden. Anlayamadık benzersizliğini, biricikliğini. İki dudak arasına mühürleyerek küçük hesaplar yapar olduk. Hem rahatsız olduk, hem güvenmedik, hem de delice aradık yokluğunu. Karşımıza erken çıkışlarını ıska geçtik toyluk zamanları gibi. Hayatın sayısız fırsatlarını beklerken bir yenisini cömertçe tükettik. Yapayalnız bıraktık masumiyetimizi.

Bir sabah her şeyimizi yitirmiş olarak uyanabiliriz güne. O gün, ya yalnız olacağız ya da bir çift gözden süzülen masumiyet ısıtacak bedenimizi. Boylu boyunca uzanacak yetim duygularımızın orta yerine. Susmasın, sakın ha sakın kapatmasın isteyeceğiz gözlerini. Düşmekten korkacağız. Parmaklarımızın ucuna kadar hissedeceğiz sel misali akışlarını. Avuçlarımıza lapa lapa yağışına şahitlik edeceğiz.

“Duy!
Duy, ruhuna dokunan yumuşaklığı,
Damarlarında dolaşan saflığı,
Duy artık, gözlerinde titreyen yalnızlığı,
Damarlarındaki kanın,
Masumiyet için
Delice dolaşmasını.”

Buradayız. Ama mutlu olduğumuz bir dünya içinde değiliz. Özlemini çektiğimiz çok şey var aslında. Dizlerimizin bağını çözecek çok az şey yaşıyoruz artık. İnatla, pusuya düşürüyoruz kendi kendimizi. Geçmişimizdeki o çocuğu saklandığı yerden çıkarmaya korkuyoruz. Enayi ya da aptal denilmesinden çekiniyoruz.

“Masumiyet ne zaman suç işlemişti?”

Hastalık misali yavaş yavaş ilerledi varlığımıza sunilik. Sonra bütün bunların kabus olduğunu düşünmeye çalışırken birbirimizi kandırır bulduk. Rüya ile gerçek arasında kalan o çizginin yaşanır tarafında gördük çılgınsı mahcubiyeti. Boğuluyorduk içimizde, boğuyorduk ellerimizle geleceğimizi. Kendimize bile vefasız davranıyor, masumiyetimizi tutsak ediyorduk.

“Gözlerinde yaşamak isterim bazen,
çehreme düşen bakışlarına saklanıp,
varlığıma mühürlensin isterim sıcaklığın,
gülüşlerine tutsak kalıp,
masumiyetinle çatlasın isterim karanlık.,
Masumiyetin!
ah o masumiyetin,
bir kaynak suyundan oluşan dere sanki,
kapama sakın gözlerini, düşerim
Ayırma hayallerimi benden,
gizleme sakın katıksız yalınlığını.

Seni yeniden nasıl buluruz masumiyet. Hep güneşin doğduğu tarafa doğru yürüsek çıkar mısın karşımıza ? Oralarda bir yerlere otursak beklesek seni, bizi karşılar mısın? Sağ olup olmadığını bile bilmiyoruz artık. Küçükken evinden kaçan bir çocuk misali seni arar olduk. Şimdi vaktim yok sizin tarafa gelemem diyorsan. Bırak biz gelelim senin olduğun dünyaya. Kendi evine gidiyorsan bizde seninle gelelim. Çünkü, çok sıkıldık. Bir o kadar da yorulduk, yorduk birbirimizi. Buna bizde üzülüyoruz aslında. Seni hep ihmal ettik, sonra bir daha da göremedik aramızda. Bir haber alamadık. Sen gidince, güzel hislere gebe nice kapılar kapandı yüzümüze. Hiçbir şey eskisi gibi değildi içimizde.

“Güneşin doğduğu tarafa doğru yürüyeceğim,
Orada benim gibi bekleyen insanlar göreceğim belki de,
Onların da bildiği şeylerden bahsedip,
Kötü düşüncelerimi sürgün edeceğim,
Ağrı’yı gözdağı verircesine diksende karşıma,
İnatla bekleyeceğim,
Olmadı peşinden geleceğim,
Günahlarımı da bağışlatamadım zaten,
Böyle yaşamakta doğru gelmiyor artık,

Ormana kaçtığından bahsettiler. İnsanlardan uzak yapayalnız yaşamaya karar vermişsin. Bu şekilde bir on yıl daha geçmez hiçbirimizle. Bir gün sevinçli, bir gün dertli tasalı bir halde otururken buluyoruz kendimizi. Çocuklarımız ne kadar da hızlı büyüyorlar, küçüklüklerini özlemeye fırsatımız bile kalmıyor. Kendimizi bunca karmaşanın içinde boşu boşuna sıkıntıya sokuyoruz. Bizim birbirimize ettiğimiz kötülükleri mutlu bir şekilde yaşamaya çalışmak hepten mutsuz ediyor hepimizi.

Hem sen, hem de biz acı çekiyoruz. Böyle giderse daha çok acılar çekeceğiz. Bir kalbin yanmasıyla başka bir kalbin ateşlendiğini unutmadık unutmamasına da, o kalbe haydutça davranmayı da ihmal etmedik esasında.

Önderlik etsen de, ormandaki uyuyan güzel olmaktan çıksan. Yeniden dikilsen karşımıza hesap sormak adına bile olsa, gelsen, girsen hayatımıza. Biraz saflığının, biraz da güzelliğinin büyüsüyle yeşersen yüreklerimizde. Yahut gözleri oldukça iyi gören insanlara adamakıllı eksen tohumlarını.

“Babamın anlattığına göre onların zamanında bugünkünden daha iyiymiş her şey, mesela her sevginin ya da hemen her dostluğun içinde sana rastlamak mümkünmüş. O dönem insanlarının gözleri oldukça iyi görüyor, kulakları da iyi işitiyormuş. Ve yol ayrımlarında kendini kaybetmeden yürüyebiliyormuş insanlar.”

“Sana yakın en yakın mesafe neresi?
Oraya gelip yerleşmek geçiyor içimden,
Önümde fazla da uzun bir zaman yok biliyorum,
Bu zamanı dolu dolu seninle geçirmek istiyorum,
En birinci enayi ya da aptal desinler, olsun,
İnan hiç ama hiç umursamıyorum,
Seninle ülkemin en güzel köşesine gidebileceksem,
Çocukluğumdaki o güzel günlere dönebileceksem eğer,
Nerede kalınır, ne kadar benzin yakılır umurumda olmaz,”

Ümit versen, önderlik etsen, belki yolumuzu şaşırıp doğru olma ihtimali büyük adımlara bırakırız kendimizi.

“Bakışlarına kovalarcasına koşuyordu gözlerim,
Dalga dalga masumiyet kokuyordu hemen her bakışın,
Pırıl pırıldı
Tıpkı bir çocuğun gözlerine benziyordu gözlerin,
Sadece masumdu,
Masum masum bakıyordun
Sevinçle, bir heyecan eşliğinde,
Masumiyetine gömülüyordum.
Korktukça gözlerine saklanmak geliyordu,
Yerde bir şey parlıyor sanki,
Ellerine bırakıyordum kendimi
Sen dahi bilmeden,
Masumiyetine sığınıyordum”

Sevda Saime Esen


12345

Yorum Bırakın



Önceki yazı: Umut Her Zaman Vardır…

Sonraki yazı: Ümit’in Önderliğinde Gerçeklerimiz