Esneyen İnsanlar Ülkesi

biryazar tarafından 10/09/2009 tarihinde yazılmıştır · 0 yorum

3 Diğer Yazılar

Bir varmış, bir yokmuş, sana varsa bana yokmuş, bana varsa ona yokmuş. Bir zamanlar yeryüzünün bir yerinde bir ülke varmış. Bu ülkedeki kişiler mutluluk içinde yaşar dururlarken, Tanrı vermesin, bir bilinmez salgın hastalık onları kırıp geçirmeye başlamış. Öyle bir hastalık ki, ülkedeki insanların birtakımı zayıflamaya, küçülmeye, birtakımları da şişmanlamaya, irileşmeye başlamış.

Zayıflayanların boyları da günden güne ufalıyormuş. Ama bu ufalma, küçülme, zayıflama o kadar yavaaaş yavaş oluyormuş ki hiç kimse ne kendisinin, ne de başkalarının küçüldüğünün farkına varmıyormuş. Günde ancak beş on gram zayıflıyor, bir iki milimetre küçülüyorlarmış. İnsanlar küçüle ufala, zayıflaya sıskalaşa, bir zaman gelmiş, baston kadar incelmiş, sacayağı kadar kısalmışlar. Günden güne daha da kısalıp ufalıyorlarmış.

Beri yandan birtakım insanlar da günden güne şişmanlıyor, irileşiyorlarmış. Öbürlerinin küçülmesi, ufalması gibi, bu irileşme, şişmanlama da, günden güne birkaç milim, günde beş on gram olduğundan, ne kendileri, ne de başkaları onların her gün biraz daha devleştiklerinin farkına varmıyorlarmış. Boyları yangın kuleleri kadar uzamış, gövdeleri vapurlar kadar irileşmiş.

Ama o ülkede büyüyenlerin sayısı, zayıflayıp ufalanların sayısına denk değilmiş. İki yanın sayısı birbirine eşit olmuyormuş. Beş on küçülene, ufalana karşılık, ancak bir kişi kocamanlaşırmış. Zayıfların çocukları. da zayıf, fındık kadar küçük doğmaya başlamışlar. Buna karşılık, irilerin çocukları da fil yavrusu kadar büyük, kocaman doğuyorlarmış.

DoÄŸuÅŸtan küçük olanlarla, doÄŸuÅŸtan büyük olanlar, oldum olasıya bu iÅŸin böyle gelip böyle gittiÄŸini sanırlar, bunda hiçbir ayrılık, uygunsuzluk, olaÄŸanüstülük görmezlermiÅŸ. Görmedikleri gibi, küçülenler, kendilerinden daha küçüklerini görüp, onlara bakarak, “Tanrım, buna da şükürler olsun, küçüğün küçüğü var. Ben yine iyiyim!” diye avunurlarmış.

Günden güne irileÅŸenler de, kendilerinden daha irilerini gördükçe, “Tanrım, beni ondan daha iri yap!” diye yakarırlarmış. Dileklerini, yakarmalarını Tanrı da dinler, onları günden güne ÅŸiÅŸirir de ÅŸiÅŸirirmiÅŸ. Bir zaman gelmiÅŸ ki, ÅŸiÅŸmanlayanlar, irileÅŸenler, oturdukları evlere; yattıkları yataklara, geçtikleri yollara sığmaz olmuÅŸlar. Her ne yapsalar, ayakları yorganlarından dışarı çıktığından, yorganlarını ayaklarına göre uzatmaya, yolları gövdelerine göre açmaya, evlerini de boylarına göre büyütmeye baÅŸlamışlar.

Bir zaman gelmiş, açtıkları yollardan da geçemez, büyüttükleri evlere de giremez, uzattıkları yorganlarına da sığamaz olmuşlar. Yeniden, evlerini yollarını, yorganlarını büyütmüşler. Alanlar küçük gelmiş, alanları açmışlar. Yaşadıkları kent küçük gelmiş, kentten dışarı kaçmışlar. Yayıldıkça yayılmışlar, taştıkça taşmışlar.

Küçülenler de küçüldükçe küçülmüşler, ufaldıkça ufalmışlar, artık öyle olmuş ki, bir zaman sonra kimisi ev diye karpuz kabuğuna, kimisi ceviz, kimisi de fındık kabuğuna girer olmuş. İş bu kadarla da kalmamış, bir zaman sonra küçüle küçüle temelli kaybolmaya başlamışlar. Gözle görülemez olmuşlar. Ancak mikroskopla bakılınca görülebiliyorlarmış.

Bütün bu olan bitenleri, herkes olağan bir şey sanır, hiçbiri yakınmada bulunmazmış.

Gel zaman, git zaman, irileşenlerin irileşmesi, şişmanlayanların şişmanlaması durmuş. İş bununla da kalmamış. Onlar da küçülmeye, ufalmaya başlamışlar. Günden güne zayıflıyorlarmış. Ne var ki, zayıflamaları, şişmanlamaları gibi yavaş yavaş değil, birdenbire oluyormuş. Eskiden boylan günde bir iki milim uzarken, şimdi günde bir iki karış birden kısalıyorlarmış. Eskiden günde birkaç gram şişmanlarken, şimdi günde beş on gram birden zayıflıyorlarmış. Boyu beş metre, ağırlığı iki ton olanlar gece yataklarına böyle yatıyor, sabah, boyları iki metre, ağırlıkları iki yüz kilo olarak uyanıyorlarmış. Büyük bir hızla erimeye başlamışlar. Bir zaman gelmiş, artık birbirlerini bile tanımıyor, aynadaki hayallerinden korkuyorlarmış. Büyük bir korkuya düşmüşler. Bu büyük korkuyla küçüle küçüle büsbütün yok olmaktansa, kendi canlarına kıyanlar bile olmuş. Arka arkaya kendilerini öldürüyorlarmış. Kentin her yanında ağlamalar, bağırtılar göklere yükseliyormuş:

- Zayıflıyoruz!..

- Eriyoruz!…

- Bitiyoruuuz!..

AÄŸlamak, sızlamak, bağırmak bir iÅŸe yaramamış. “Büsbütün ortadan yok olup gitmeden aklımızı başımıza devÅŸirelim. Küçülmemizi önleyici bir çıkar yol bulalım!” demiÅŸler. Artık ÅŸiÅŸmanlamaktan, büyümekten geçmiÅŸler, oldukları gibi kalsalar, çoktan razılar. Doktorlara baÅŸvurmuÅŸlar. Doktorlar onlardan beter. Herkes kendi başının derdine düşmüş. Göz göre göre ufalıyor, eriyorlar. Bu öyle amansız bir salgın hastalıkmış ki, ondan ona geçiyormuÅŸ. Doktorlar, ÅŸiÅŸmanlık ilaçlan vermiÅŸler, kemikleri besleyici iÄŸneler yapmışlar. “Bol bol yiyin!” demiÅŸler “Üzülmeyin, canınızı sıkmayın!” demiÅŸler. Ama bütün bunların hiçbiri yararlı olmazmış. O zaman o ülkede yaÅŸayanlar, düşünmüşler, taşınmışlar, “BaÅŸka bir ülkeden, derdimize derman bulacak bir uzman arayalım,” demiÅŸler.

Dedikleri gibi de yapıp, dünyanın en büyük şişmanlatma uzmanını kendi ülkelerine çağırmışlar. Uzman gelmiş, küçülenlere, ufalanlara bakmış.

- Bu yeni bir hastalık deÄŸil, demiÅŸ. Dünyanın baÅŸka yerlerinde de görülmüştür. Her ne kadar salgın bir hastalıksa da önlenebilir. Aranızda bir zaman yaÅŸayacağım. Ben ne yaparsam, siz de gözünüzü, kulağınızı açın, benim yaptığım gibi yapın. Göreceksiniz ki, benim yaptıklarımı yaparsanız, hem zayıflamanız, küçülmeniz, hem ÅŸiÅŸmanlamanız duracak… Nasılsanız öyle kalacaksınız.

Bunu söyledikten sonra uzman, onların gözleri önünde tartılmış, ölçülmüş. Ağırlığı 75 kilo, boyu da 1.79 gelmiş.

O ülkede yaşayanlar, neler yapacak diye uzmandan gözlerini ayırmamışlar. Hepsi göz kulak kesilmiş. Hep ona bakıyorlarmış. Uzman o ülkede kırk gün, kırk gece kalmış. Sonra orada yaşayanları çevresine toplayıp,

- Bunca zaman aranızda yaşadım. Neler yaptığımı gördünüz, siz de benim gibi yapar, benim gibi yaşarsanız, bu dertten kurtulursunuz!.. demiş. Demiş ama, o ülkede yaşayanlar, uzmanın kendilerinden ayrı onların yaptıklarından başka bir şey yaptığını görmemişler. Görseler de anlamamışlar. Uzman,

- İşte bakın, yine gözünüzün önünde tartılıyorum!… demiÅŸ. Tartılmış, ağırlığı 75 kilo; ölçülmüş, boyu 1.79… Nasıl geldiyse yine öyle. Ne ÅŸiÅŸmanlamış, ne zayıflamış. O ülkede yaÅŸayanlar büsbütün ÅŸaşırmışlar. “Bu uzman bizden ayrı, bizim yaptıklarımızdan baÅŸka ne yaptı da, hiç zayıflamadı, kısalmadı?..” demiÅŸler.

Uzman, vapura binip, o ülkeden ayrılırken,

- Anladınız ya… demiÅŸ, ben ne yaptımsa siz de öyle yapın!… Allahaısmarladık.

Uzman bir gece önceden uykusuz olduğu için, bu sözleri söyledikten sonra küçük dili görünene kadar ağzını açıp, bir de esnemiş.

O ülkede yaşayanlar bunu görünce, hep birden sevinçle bağırmışlar:

- Tamam…

- Uzman esnedi…

- Uzman gerindi…

- Åžimdi anladık neden zayıflamadığını…

- Uzman ne yaptıysa, biz de onu yapalım… O günden sonra, o ülkede yaÅŸayanlar, uzman esnedi, gerindi diye, onlar da hiç durmadan esnemeye, gerinmeye baÅŸlamışlar. Gerçekten de zayıflamaları, küçülmeleri, kısalmaları durmuÅŸ. İriler iri, ufaklar ufak kalmış. Hiçbir deÄŸiÅŸme olmamış. Çünkü, esnemekten, gerinmekten vakit bulup da yaÅŸayamıyorlarmış ki küçülsünler, ufalsınlar, yada büyüyüp irileÅŸsinler… Hep esniyor, hep geriniyorlarmış.

Aziz Nesin


12345

Yorum Bırakın



Önceki yazı: Davet

Sonraki yazı: Narada ile Tanrı